Elektrik elektronik eğitimi ile ilgili bilgiler, kitap özetleri, kitap sınav soruları ve eğitime dair her şey
3 Ağustos 2019 Cumartesi
Kerem ile Aslı Hikâyesi Tam Metni, Özeti, Tahlili
Kitabın Adı : Kerem İle Aslı
Kitabın Yazarı : Anonim
Kitap Hakkında Bilgi :
Kerem ile Aslı, 16. yüzyıl veya daha sonralarında Yusuf ile Züleyha, Hüsrev İle Şirin, Leyla ile Mecnun gibi Arap ve Fars asıllı halk hikâyelerinin etkisi ile oluşan özgün bir Türk Halk Hikâyesidir. Kerem ile Aslı aşk konulu olan hikâyelerimizin ilk oluşanı olarak düşünülmektedir.
Kerem ile Aslı Hikâyesi Tam Metni :
Bir zamanlar İran'ın güzel bir beldesi olan İsfahan şehrinde çok adaletli, merhametli, güçlü, kuvvetli bir padişah varmış. Hazineleri altınlarla dolu olan bu padişahın çocuğu olmuyormuş. Gece gündüz evlat hasretiyle yanıp tutuşan bu padişah, derdini kederini biraz olsun unutabilmek için İsfahan’ın en güzel yerine eşi benzeri olmayan bir saray yaptırmaya karar vermiş.
Hazinedarı olan Keşişi bir gün huzura çağırtmış. Bu Keşiş ’in de hiç çocuğu yokmuş. Padişahla Keşiş aynı dertle yanıp tutuşurlarmış. Huzura gelen Keşişle birlikte sarayın planını yapmışlar. Daha sonra zamanın bütün mimarlarını, ustalarını ve bahçıvanlarını saraya toplamış ve nasıl bir saray istediğini onlara da anlatmış.
İsfahan beldesinin en güzel yerine harikulade bir saray yapılmış. Sarayın bahçesi cennet bahçesi gibi olmuş. Bahçenin ortasına pembe mermerlerden bir havuz, havuzun o billur sularında kumrular oynaşıp duruyormuş. Bülbüller güllerin etrafında şarkılar söylüyor, tavus kuşları ise dört bir yanı süslüyormuş. Yine bu bahçenin içine beyaz mermerlerden bir saray kurulmuş. Eşi benzeri olmayan bu sarayda padişah eğlenceler düzenleyerek kederini unutmaya çalışıyormuş.
Günlerden bir gün yine o güzel sarayda eğlence düzenlenmiş. Padişahın karısı Hanım Sultan ve Keşişin karısı da eğlenceye katılmak üzere yola koyulmuşlar. Tam saraya varmak üzereyken karşılarına aksakallı, nur yüzlü bir ihtiyar çıkmış. Hanım sultana bir elma fidanı, Keşişin karısına da bir armut fidanı vermiş ve bunları sarayın en nadide köşesine dikmelerini söylemiş.
Hanım Sultan ve Keşişin karısı hemen fidanları dikmişler. Kendi elleriyle suluyor ve özenle bakıyorlarmış. Hanım sultan; dünyada bir evladım olmadı, bari dikili bir fidanım olsun, diye düşünüyormuş. Aylar geçmiş fidanlar ağaç olmuş. Yemyeşil yaprakları, güçlü dallan olmuş ancak hiç meyve vermiyorlarmış.
Hanım sultan ağlamaya ve üzülmeye başlamış: Diktiğim fidan bile meyve vermiyor, ben ne talihsiz bir kadınım, diyormuş.
Bir gün yine böyle düşünerek ağlayan Hanım Sultan, sarayın salonunda uyuyakalmış. Rüyasında kendisine ve keşişin karısına fidan veren nur yüzlü ihtiyarı görmüş.
Gözyaşları içinde ihtiyarın ellerine sarılan Hanım Sultan: Ey mübarek insan! Ne olursa senin duanla olur. Yıllarca evlat hasretiyle yanıp tutuştum. Şimdi de bir fidan diktim, o bile meyve vermedi. Ne olacak benim bu hâlim, diye ağlamaya başlamış.
Nur yüzlü ihtiyar: Sen hiç merak etme. Senin dualarının kabulü için ben de dua ettim. İnşallah duaların kabul olacak ve sen de muradına ereceksin. Senin ağacın meyve verdi. Eğer onu yersen dileğin kabul olur, demiş.
İhtiyarın bu sözlerinden sonra, korku ve heyecanla uyanan Hanım Sultan, Keşişin karısını da yanına alarak bahçeye koşmuş. Gerçekten de kendisinin diktiği elma ağacının ü-zerinde bir tane ama çok güzel görünen bir elma varmış. Keşişin karısının diktiği armut ağacında ise hiç meyve yokmuş.
Hanım sultan, Keşişin karısı üzülmesin diye elmayı ikiye bölmüş ve ona dönerek:
Bu elmanın yarısını sana veriyorum ama bir şartla. Eğer kızın olursa benim oğluma vereceksin. Yok eğer oğlun olursa benim kızımı alacaksın demiş.
Keşişin karısı bu teklifi hemen kabul etmiş ve elmaları yemişler. Bir süre sonra Keşişin karısı da Hanım Sultan da hamile kalmışlar. Zamanları dolunca da Keşişin karısının bir kızı, Hanım Sultan’ın ise bir oğlu olmuş. Oğlanın adını, Ahmet ve Mirza, kızın adını ise Kara Sultan koymuşlar.
Aylar yıllar geçtikçe yavrular da büyüyorlarmış. Keşişin kızı bir ay parçası kadar güzelmiş. Kızını padişaha vermek istemiyormuş. Çünkü padişahla aynı dinden değillermiş. Padişaha verdikleri sözden nasıl döneceklerini düşünmeye başlamışlar.
Keşiş: Eğer şehri terk etmezsek padişahtan bize rahat yok, demiş. Fakat karısının aklına daha iyi bir fikir gelmiş.
Keşişe dönerek: Bir süre sonra kızımızın öldüğünü söyleriz ve buralardan bu nedenle uzaklaşmak isteriz, demiş.
Aradan bir yıl gibi bir zaman geçince Keşiş hemen padişahın huzuruna varmış ve kızının öldüğünü, bu üzüntüyle artık buralarda yaşayamayacağını anlatmış.
Bunun üzerine padişah keşişe biraz altın vererek azat etmiş.
Arzularına muvaffak olan keşişle, karısı derhâl vakit geçirmeden İsfahan’a üç günlük uzaklıkta olan bir köye gitmişler. Güzel bir köşk yaparak orada yaşamaya başlamışlar.
Diğer taraftan padişahın oğlu Mirza Bey 13-14 yaşlarına gelmiş. Babası onu en iyi hocalarda okutuyormuş. Mirza Beyin çok kurnaz ve zeki bir arkadaşı varmış.
Adı Sofi olan bu arkadaşı bir gün Mirza Beye: Bak Mirza Bey! Bu kadar okuduğumuz yeterli. Bu gençlik bir daha elimize geçmez. Biraz da eğlenelim, avlanmaya gidelim, seyahatlere çıkıp dünyayı dolaşalım, demiş.
Sofinin bu söylediklerini haklı bulan Mirza Bey öncelikle av hazırlıklarını başlatmış. Bu arada Mirza Bey bir gece rüyasında Kara Sultan’ı görmüş ve âşık olmuş. Uyandığında yüreğinin cehennem ateşi gibi yandığını hissediyormuş. Yerinde duramaz bir hâl almış. Ancak aşk şerbetini kimin elinden içtiğini bilmiyormuş. Hayalinde tek kalan ay kadar güzel bir simaymış. Kalbi aşk ateşiyle yanan Mirza Bey, babasından izin alarak arkadaşı Sofi ile birlikte avlanmaya çıkmış.
Gide gide Keşişin yaşadığı köye varmışlar. Padişahın oğlu Mirza Bey av sırasında çok güzel bir şahine rastlamış. Şahini yakalamaya karar vermiş. Atını arkadaşı Sofi’ye bırakmış ve şahinin peşinden gitmiş. Şahin çok güzel bir bahçeye girmiş. Mirza Bey de peşinden girmiş. O güzel bahçede şahini ararken karşısına çok güzel bir köşk çıkmış. Mirza Bey güllerin, sümbüllerin ve yaseminlerin arasında kurulmuş olan bu muhteşem köşkün pencerelerine bakarken olduğu yerde donup kalmış. Aklını kaybetmek üzereymiş. Çünkü tam karşısındaki pencerede ay parçası gibi bîr kız oturmuş, gergef dokuyormuş. Padişahın oğlu yalnız bir kez bakabilmiş bu güzel kıza. O anda aklı başından gitmiş. Rüyasında ona aşk şerbeti içiren dilberin o olduğunu fark etmiş.
Ona doğru ilerlemiş ve ona hitaben:
Başı yastık göre mi?
Gözü dilber görenin
Gözüne uyku gire mi?
Zülfüne berdar olanın demiş ve kollarından yakalayarak kendine doğru çekmiş. Sonra da : Ey güzel, sen hangi bahçenin sümbülüsün, deyince,
- Babam İsfahan şahının eski hazinedarı Keşiştir. Kerem eyle Görmesin Beni salıver gideyim, diye yalvarmış.
Delikanlı: Aslı nedir, salıvereyim?
Kız: Kerem eyle, diyerek yalvarmış.
Delikanlı aslı nedir? Derken birden bire aklına gelmiş ve kıza şunları söylemiş:
- Seni bırakırım ama bir şartım var. Benim adım Kerem, senin adın da Aslı olacak ve bundan sonra birbirimizi böyle çağıracağız, demiş.
Bunun üzerine güzel kız, Kerem’in ateş ve aşk dolu gözlerine bakarak: Peki, kabul ediyorum. Bundan sonra benim adım Aslı senin adın ise Kerem olsun.
Böylece kendi kendilerine isimlerini koymuşlar. Bu zaman içinde genç kızın kalbi de alev alev yanmaya başlamış.
Aslı’nın böyle yalvarmalarına dayanamayan Kerem onu bırakmış. Kerem’in kollarından kurtulan genç kız köşkün içinde kaybolmuş. Kerem de Aslı’nın işlediği gergefin üzerindeki çevreyi alıp koynuna koymuş ve koşarak arkadaşının yanına gitmiş. Arkadaşı Sofi ile birlikte İsfahan’a dönmüşler. Ama Kerem artık eski Kerem değilmiş. Hiç konuşmuyor ve hiç yemiyormuş.
Oğlunun bu hâlini gören padişah bir gün Kerem’i karşısına alarak: Oğlum ben senin babanım. Niçin derdini anlatmıyorsun, diye sorunca
Kerem: Baba benim derdim bu şekilde anlatılmaz. Bana bir saz getirin size derdimi anlatayım, demiş.
Bu söz üzerine padişah hemen bir saz getirmelerini emretmiş. Kerem ise sazının tellerine dokunarak derdini dökmeye başlamış.
Kerem bunları söyledikten sonra susmuş.
Babası: Oğlum bu türkü bana bir şeyler anlattıysa da tam olarak ne demek istediğini anlayamadım, demiş.
Bunun üzerine Kerem yerinden kalkmış ve bir tek kelime bile söylemeden odadan çıkmış. Onun bu hâli padişahı fena hâlde düşünceye salmış. Günler geçiyormuş ama Kerem hiç konuşmadan sarayın penceresinden etrafı seyrediyormuş. Padişah Kerem’in derdini anlayanı ödüllendireceğini bildirmiş. Nihayet bir gün uyanık bir kadın kurnazlıkla Kerem’in Aslı’yı sevdiğini öğrenerek padişaha haber vermiş.
Bunun üzerine padişah derhâl Keşişi çağırtmış ve ona kızının öldüğüne dair yalan söyleyerek hainlik yaptığını, ancak ne olursa olsun kızını alacağını söylemiş. Padişahın, kızı zorla alacağını anlayan Keşiş bir kurnazlık daha düşünmüş ve beş ay süre istemiş. Bunun üzerine padişah beş ay bekleyebileceğini ancak ilk önce onları nişanlayacağını söylemiş.
Keşiş padişahın elinden kurtulmak için kızının namına Kerem’e bir nişan yüzüğü bırakmış. Kızının takması için de padişahtan bir nişan yüzüğü almış ve sarayı terk etmiş. Bu müjdeli haberi duyan Kerem bir deli gibi yerinden fırlamış. Duvarda asılı olan. sazını eline almış coşkulu bir sesle türkü söylemeye başlamış. Kerem’in günleri artık zevk ve sefa içinde geçiyormuş. Ancak bu beş aylık süre Kerem’e çok uzun gelmiş sazını eline alarak babasını huzuruna çıkmış ve bir türkü söylemiş.
Kerem’in böyle üzüldüğünü gören babası: Oğlum ben Keşişe beş ay süre verdim, bu süre de doldu. Artık düğün hazırlıklarına başlayabiliriz, demiş.
Diğer taraftan Keşiş, padişahın yanından ayrıldıktan sonra kendi köşküne dönmüş ve padişahtan kurtulma planları yapmaya başlamış. Bir gece yarısı kıymetli eşyalarını toplayıp köyünü terk etmiş, tabi bu olanlardan padişahın haberi yokmuş. O, düğün hazırlıklarını tamamlayıp büyük bir kafileyle yola çıkmış. Kafilenin en önünde olan Kerem köye yaklaşınca görmüş ki her kez köyü terk ediyor. Oradan geçen yaşlı birine neden köyü terk ettiklerini sormuş. Yaşlı adam da köyde bulunan bilgili bir keşişin köyü terk ettiğini bundan korkarak onların da köyü terk etmeye karar verdiklerini söylemiş. Yaşlı adam sözlerini bitirince Kerem, Keşişin kızını alarak kaçtığını anlamış. Gözlerinden yağmur gibi yaşlar dökülmeye başlamış eline sazını alarak bir türkü söylemiş.
Kerem gözyaşları içinde bunları söyledikten sonra doğruca Aslı Han ile buluştukları bahçeye girmiş. Ancak orada kızın işlediği gergeften başka bir şey kalmadığını görmüş. Yüreğinden aşkın alevleri yükseliyormuş. Gözyaşlarını aslının ellerinin değdiği gergefe dökerek bir türkü söylemiş.
Bunları ah vah içinde söyleyen Kerem şehrin içinde gezerken birisini Aslı Han’a benzetmiş ve eyvah sevgilim beni unutmuş, burada eğlenmekte, diyerek yine almış eline sazı ve bir türkü söylemiş.
Bu türküyü işiten kız: Bak beyim, ben Aslı Han değilim sen beni ona benzetmiş olacaksın. Senin aradığın kız Hoy şehrine gitti demiş.
Kerem arkadaşı Sofi’yi de yanına alarak Aslı’nın peşine düşmüş. Gide gide Hoy şehrine varmışlar. Orada bulunan birilerine bu taraftan bir keşişle ailesi geçti mi, diye sormuş.
Onlar da: Geçti ama onlar Şuşi köyüne gitti demişler. Kerem ile Sofi ertesi gün Şuşi köyüne doğru yol almışlar. Yolda bip yaylada bulunan yolcuları görmüşler ve onlara Aslı’yı görüp görmediklerini sormuşlar. Onlar da, Aslı’yı gördüklerini ancak bir türkü söylemesi karşılığında yerini bildireceklerini söylemişler.
Kerem almış sazı eline ve bir türkü söylemiş. Türküyü çok beğenen yolcular: Senin aradığın keşiş buradan geceli otuz gün oluyor. Onlar Kelb’e gitti, demişler.
Bundan sonra Kerem ile Sofi Kelb’e doğru yol almaya başlamış. Kelb’e vardıklarında bu defa da Kars’a gittiklerini öğrenmişler. Oradan tekrar Hoy’a gitmişler. Kerem Aslı’nın peşinde perişan bir vaziyette iken padişaha haber gitmiş.
Bunun üzerine padişah: Eyvah! Biricik oğlum mahvolacak, diyerek hemen Kerem’i aramaya koyulmuş. Nihayet onu Aslı’nın bahçesinde ah vahlar içinde bulmuş.
Koşarak Kerem’in yanına gelmiş ve ona: Ey oğul Bu ne hâl? Hele sabret, bir çaresini bulacağız, diye teselli etmeye başlamış.
Ancak aşk ateşiyle yanan Kerem eline sazını alarak derdini dökmeye başlamış.
Oğlunun üzüntüden öleceğini düşünen padişah onu Aslı’dan vazgeçirmeye çalışmış ama bağrı yanan Kerem bu sözleri dinlememiş. Anasıyla ve babasıyla helalleşerek tekrar Sofi ile birlikte Aslı’yı aramaya koyulmuş. İlk önce Gence’ye oradan, Revan’a, Çıldır’a, Ahıska’ya, Şeki’ye, Orhan’a, Oltu’ya, Narman’a, Bayat’a, Ürgüp’e, Tiflis’e, Ahlat’a, Muş’a, Malazgirt’e, Pasin Ovası’na, Uzun Ahmet’e, Hasan Kalesi’ne, Erzurum’a, Eşen Kalesi’ne, Varbik’e, Tercan’a, Cinci Beline, Eşbat’a, İbrit’e, Ayaş, Zile, Sivas, Parmak Ovası, Kayseri ve Antakya’ya gitmişler.
Bu arada Keşiş Halepçe gelip bir Ermeni evine misafir olmuş. Ev sahibi onun yabancı olduğunu anlayınca nereden geldiğini sormuş.
O zaman Keşiş bir ah çekip: Hâlimi hiç sorma! Ne kadar kaçtıysam Kerem peşimi bırakmadı. Kaça kaça nihayet buralara geldim. Neredeyse burayı da bulur. Bir türlü elinden kurtulamıyorum, demiş,
Ev sahibi: O gelmeden kızı buradan birine verelim, bakar ki kızı başkaları almış, o zaman vazgeçer, sen de kurtulursun, demiş. Keşiş de hemen alelacele kızı nişanlayıp düğün hazırlıklarına başlamış.
Gelelim Aslı Han’a: Ah edip, gece gündüz: İlahî, babamın iki gözlerini kör eyle! diyerek ağlayıp dururmuş.
Kerem ile Sofi Halep’e varmışlar. Oradaki bir kahveye oturmuşlar. Halep Paşa’sının külhanbeyi kol gezerken Kerem’i görmüş o da kahveye girmiş.
Bakalım Kerem külhanbeyine ne söylemiş:
Ela gözlüm sana meftun olalı,
Benim çektiğimi bir Mevla bilir.
Yay niçin açılmaz gülün dehan
Gönül ne yaz bilir, ne şita bilir.
Mecnun olur gezerim dağlar yolunu
Deremedim şu cananın gülünü
Aşık olan anlar aşkın hâlini
Yalandır, doğrudur pek ala bilir.
Külhanbeyi: Ey âşık, hangi bağın gülü, hangi bahçenin sümbülüsün? Nereden gelir nereye gidersin, demiş.
Kerem: Buralardan bir Keşiş geçti mi? Kendisi Isfahanladır, diye sormuş.
Külhanbeyi: Onlar buradadır, deyince,
Kerem öyle bir ah etmiş ki ağzından alevler yükselmiş. Bu alevler neredeyse külhanbeyini yakacakmış.
Kerem’in derdini anlayan külhanbeyi: Sen merak etme, ben seni kıza kavuştururum; ama kız da seni istiyor mu, deyince Kerem evet demiş.
Bu arada Aslı Han’ın düğünü olmaktaymış. Külhanbeyi hemen bir kadın bularak Aslı Han’ın yanma göndermiş. Kadın Aslı Han’ı bulmuş ve Kerem’in geldiğini söylemiş. Gizlice birlikte Kerem’in yanma gelmişler. Uzun ayrılıktan sonra kavuşan âşıklar bir süre hasret gidermişler.
Kerem’in geldiğini haber alan Keşiş: Bizi burada da buldu bundan kurtulmanın çaresi yoktur. İyisi mi kızı vereyim; ama bir oyun edeceğim ki kıyamete kadar söylensin, demiş. Kızı Kerem’e vermiş ancak kızının elbisesini kendisi yapmak istemiş.
Elbiseyi yapmış, boydan boya sihirli düğmeler koymuş, kızına da:
- Bak kızım muradına ereceksin ama bir şartım var, eğer bu şartımı yerine getirmezsen hakkımı sana helal etmem, düğün gecesi bu elbisenin düğmelerini Kerem’e açtıracaksın demiş.
Bir mübarek gecede Aslı ile Kerem’i gerdek odasına koymuşlar.
Kerem: Ey sevdiğim Hakk Teâlâ’ya şükür bizi yine kavuşturdu, deyince
Aslı: Ey sevdiğim, sana bir şey söyleyeceğim ama sakın gücenme. Babam yemin verdirdi, elbisemin düğmelerini sen çözeceksin, yeminimin yerine gelmesini isterim.
Kerem düğmeleri çözmeye başlamış; ama son iki tanesine gelince bakmış ki düğmeler yeniden iliklenmiş. Yine çözmeye başlamış, yine son iki tanesine gelince hepsi iliklenmiş. Böylece devam etmiş. Nihayet sabah namazı olmuş. Muradına eremeyen Kerem bunun bir oyun olduğunu anlamış, öyle bir ah etmiş ki ağzından çıkan alevler tepesinden başlayarak onu yakmaya başlamış.
Aslı Han bir de bakmış ki Kerem’i ateş bürümüş, yaptığına pişman olup:
-Vay baba, ocağım söndü, diyerek başlamış Kerem’in üstüne su dökmeye. Bu sırada Kerem yine sazına sarılıp alevler arasında bakalım ne demiş:
Isfahandır bizim asıl ilimiz
Sunam uçtu viran kaldı yurdumuz
Ya böyle nice olur halimiz
Çöz Aslım çöz göğsün düğmelerini.
Aşıp geldim nice dağlar belinden
Neler çektim ben bu aşkın elinden
Kurtulamam elalemin dilinden
Çöz Aslım çöz göğsün düğmelerini.
Felek bizi ne günlere yetirdi
Ömrümü günümü yedi bitirdi
Süre süre bu diyara getirdi
Çöz Aslım çöz göğsün düğmelerini.
Derdimi duyanlar cümle ağladı
Beyler tuttu kollarımı bağladı
Yüreğimi firkat odu dağladı
Çöz Aslım çöz göğsün düğmelerini.
Monte Kristo Kontu (Alexander Dumas) Kitap Sınavı Yazılı Test Soruları ve Cevap Anahtarı
1- Dantes, Firavun isimli geminin kaptanı ölünce, kaptanın ölmeden önce istemesiyle gemiyi hangi adaya getirip kaptanın isteklerini yerine getirmiştir?
A- Elbe
B- Sicilya
C- İbiza
D- Monte Kristo
E- Rodos
2- Dantes ne zaman tutuklanır?
A- Gemiden indiğinde
B- Düğün gecesi
C- Evinde oturuken
D- Yolda giderken
E- Arkadaşları ile beraberken
3- Dantes ölen kaptanın isteği ile gittiği adadan ne almıştır?
A- Hazine
B- Rehine
C- Mektup
D- Silah
E- Barut
4- Dantes'e hapishanede tanıştığı rahip hazinenin hangi adada olduğunu söylemiştir?
A- Elbe
B- Sicilya
C- İbiza
D- Monte Kristo
E- Rodos
5- Dantes hapishaneden nasıl kurtulmuştur?
A- Tünel kazarak
B- Çuval içinde denize atılarak
C- Arkadaşları kurtarmıştır
D- Cezası bitince tahliye olmuştur
E- Af çıkmıştır
6- Dantes hapiste kaç sene kalmıştır?
A- 4 sene
B- 7 sene
C- 9 sene
D- 11 sene
E- 14 sene
7- Dantes hapisten kurtulduğunda ilk olarak evine gittiğinde babasının durumu nedir?
A- Kendisini asarak intihar etmiştir
B- İyice yaşlanmıştır
C- Hasta yatağındadır
D- Hapse düşmüştür
E- Başka yere gitmiştir
8- Kitapta geçen Türk Paşa hangisidir?
A- Sokullu Mehmet Paşa
B- Tiryaki Hasan Paşa
C- Tepedelenli Ali Paşa
D- Gazi Osman Paşa
E- Kuyucu Mustafa Paşa
9- Dantes'in hapishaneden çıktıktan sonraki kitap boyunca amacı nedir?
A- Sevdiği nişanlısına kavuşmak
B- Zengin olmak
C- Kont olmak
D- İntikam almak
E- Toprak sahibi olmak
10- Dantes amacına ulaştıktan sonra kitabın sonunda ne yapmıştır?
A- Nişanlı ile evlenmiştir
B- Ölmüştür
C- Tekrar hapse düşmüştür
D- Gemiye binip gitmiştir
E- Çiftlik sahibi olmuştur
Cevap Anahtarı :
1-A 2-B 3-C 4-D 5-B
6-E 7-A 8-C 9-D 10-D
Monte Kristo Kontu (Alexander Dumas) Kitabının Özeti, Konusu, Tahlili için tıklayınız...
Monte Kristo Kontu (Alexander Dumas) Kitabının Özeti, Konusu, Tahlili
Kitabın Adı : Monte Kristo Kontu
Kitabın Yazarı : Alexander Dumas
Kitap Hakkında Bilgi :
Kaptan Edmond Dantes, nişanlısı Mersedes ile evlenmeyi düşünürken dostlarının kurduğu bir tuzak sonucu Napolyon ajanı olduğu gerekçesi ile düğün günü Savcı Villefort tarafından tutuklanır.
Hapishanede Abbe Farya'yla tanışan Dantes, her şeyi daha berrak görmeye başlar ve intikam hırsıyla dolar. Farya, ona gizli kalmış bir hazineden de söz eder. 14 yıl sonra hapisten kaçarak kurtulan Dantes, hazineyi ele geçirir. Kendini Monte Kristo kontu olarak tanıtmaya başlayan Dantes, kendisini hapse attıranların, zaaflarını bulup cezalandırmaya başlar.
Monte Kristo Kontu, Türk edebiyatındaki ilk çeviri romanlarından birisi olma özelliği de taşır. Romanda Tepedelenli Ali Paşa’dan söz edilmiş olması da eseri bizim için önemli kılmaktadır.
Olaylar Tepedelenli Ali Paşa’nın Balkanlarda, Napolyon’un ise Fransa’ya hâkim olduğu yıllarda geçmektedir. Bu bakımdan romandaki olayların zamanının 1810- 1840 yılları arasında geçtiği tahmin edilebilir.
Kitabın Özeti :
Pierre Morrel’in sahibi olduğu gemide 2. kaptan olarak çalışan Edmond Dantès’in Firavun adlı gemisi Akdeniz'deki son seferinin geri dönüşündedir. Geminin I. Kaptanı hastalanıp ölünce Dantes, Firavun gemisinin I. Kaptanı olur.
Geminin kaptanı ölmeden önce Dantes’e eğer kendisine bir şey olursa, Elbe Adası'na uğramasını söyleyerek kendisi için bir takım işler yapmasını tembih eder. Kaptanın son isteğini karşılamakta tereddüt etmeyen Dantes, sürgünde olan ve Napoleon’a taraftar olduğu bilinen Elbe adasına giderek kaptanın isteklerini yerine getirir.
Tecrübesiz olmasına rağmen fırtınalı bir havada gemisini Marsilya limanına demirlemeyi de başarır. Dantes, kendisini büyük bir özlemle bekleyen babasına ve nişanlısı Mersedes’e kavuşmak için sabırsızlanmaktadır. Gemi sahibi Morrel olayları öğrenmiş, fırtınaya rağmen gemisini Marsilya’ya ulaştırabilen Dantes’e çok iyi bir iş teklif eder. Böylece yıllardır maddi sorunlar yaşayan Dantes ve nişanlısı Mersedes için bu haber büyük bir müjde olmuştur. Dantes ve Mersedes bu haber üzerine evlilik düşleri kurmaya başlamıştır. Dantes bir sonraki seferde geminin kaptanı olacaktır.
Dantes yıllardır, Katalan bir ailenin kızı olan Mercedes'i sevmekte, Mercedes de ilgisine karşılık vermektedir. Ancak kardeşi gibi sevdiği kuzeni Fernand onları kıskanmaktadır. Dantes’in gemisinde çalışan bir muhasebeci olan Danglars, yolda aralarında çıkan bir tartışma yüzünden Dantes'den nefret etmektedir. Elbe adasına çıkışlarının sebebini çok iyi bildiği halde, bunun arkasında başka şeyler varmış gibi patronu Morrel'e anlatır ve ona Dantes'in adadan Paris'e teslim etmek için aldığı bir mektuptan söz eder.
Dantes yıllardır beklediği düğününün olduğu akşam, çözemediği bir iftira ile, kendisini savcının karşısında bulmuştur. Dantes, düğün günü salondan alınarak savcının karşısına çıkartılır. Krala karşı Napoleoncularla işbirliği yapmakla suçlanmaktadır. Savcı, Elbe Adası'nda sürgünde olan imparatorun destekçilerinden Paris'e yolladıkları bir mektuptan söz etmektedir.
Tek suçunun kaptanının son isteğini yerine getirmek için Elbe'ye gitmek olduğunu söyleyen Dantes, savcıya tüm bildiklerini anlatır. Elbe'de bizzat Napoleon'la görüşmüş ve imparatorun adamlarından, Paris'teki arkadaşlarına teslim edilmek üzere, bir mektup almıştır. Mektubu aynen savcıya teslim eder.
Savcı, eski bir Napoleon destekçisinin oğlu olan Villefort'tur. Babasının bu durumu artık Kral'a hizmeti tercih eden savcı için çok kötü bir durum olacaktır. Gerard de Villefort daha da yükselmek babasını ve kendisini kurtarmak için bu mektubu yok etmek ister. Dantes'in Savcı Gerard de Villefort’a verdiği mektup, yakında Kral'a karşı ayaklanma başlatacak olan Napoleoncuların planlarını içermektedir. Savcı Gerard de Villefort babasına gönderilen bu mektubu yırtacak ama haberi gidip bizzat Kral'a söyleyerek Kralın güvenini kazanacaktır. Ve bu sayede mesleğinde ilerleme şansını yakalayacaktır.
Savci kendi babasının adı geçtiği için Dantes'den onu sorgulayacak olanlara asla bu mektuptan söz etmemesini ve yakında kendisini bu beladan kurtaracağına söz verir. Fakat kurtulmak umudunda olan Dantes, İf Şatosu denilen bir adaya mahkûm olarak yollanır.
Önceleri savcının kendisine vereceği sözü tutacağını ve İf’teki günlerinin kısa olduğunu düşünen Dantes, tam 14 yıl boyunca hapis kalacaktır. Napoleon üç aylık kısa bir dönemin ardından Kral'a karşı yaptığı savaşı kaybeder. Bu bakımdan da Dantes’in kurtulma umudu kalmamıştır.
İmparatorun kısa iktidarında da Dantes hapishaneden kurtulamaz. Babası imparatorun destekçisi olan Villefort, bu dönemde de gücünden bir şey kaybetmez. Dantes'e tüm bu olanlardan sonra bile destek vermeyi sürdüren patronu Morell ve Mercedes'te tüm çabalarına rağmen, onu hapsolduğu adadan kurtaramaz.
Dantes, hapishanede Abbe Farya adında İtalya kökenli bir rahiple tanışır. Rahip boş vakitlerinde Dantes’i eğitmektedir. Rahip ona Monte Kristo adasındaki bir hazineden söz etmektedir. Bu adadaki definenin yerini ve planlarını Dantes’e iyice açıklamıştır. Beraber kaçacak ve adadaki defineyi bulacaklardır.
Rahip yaptığı çalışmalar yanlış anlaşıldığı için İf Şatosu'na atılmıştır. Gardiyanlar onun hazine konusundaki saçmalıklarına gülmektedir. Abbe Farya, tünel kazarak kaçmayı düşünmektedir. Dantes, Monte Kristo Kontu kişiliğini onun sayesinde kazanmış ve her konuda eğitimli birisi olmuştur. Farya ile hücrede geçirdiği zamanlar saf, tecrübesiz Dantes için adeta bir okul olmuş, hayatı, onun gerçeklerini tanımasında mühim rol oynamıştır. Üstelik bu yıllar boyunca her şeyi düşünerek kendisine ihanet edenleri ve yaptıkları oyunları tek tek çözümlemiştir.
Dantes bu yaşlı ihtiyar ile hapishaneden kaçmak için tünel kazmaya devam eder. Tünelin bittiği gün ihtiyar ölür. Bir denizin ortasındaki şatoda ölen mahkûmlar torbaya konularak denize atılmaktadır. Farya'nın yerine torbaya giren Dantes , Farya zannedilerek denize atılır. Torbadan çıkan Dantes bir kaçakçı gemisi bulur ve gemiye binerek kurtulur.
Hapishaneden kurtulmayı başaran Dantes için yeni bir dönem başlamıştır.
Dantes’in nişanlısı Mersedes, savcıya götürülen Dantes gelmeyince kraliyet başsavcısı muavini Wilfor'la görüşerek nişanlısının akıbetini sormuştur. Wilfor ona yalan söyleyerek Dantes'in bir kraliyet düşmanı ve Bonapartçı olduğu için hapse atıldığını söyler. Mersedes de çaresiz bir şekilde evine döner. Bu arada Danglars’da Dantes'i kurtarmak için teşebbüse geçer fakat Savcı Wilfor Danglar'ı tehdit eder. Danglar da vicdan azabıyla hiç bir şey yapamadan durmak zorunda kalmıştır.
Dantes, kaçakçı gemisinde kendine güven duyulmasını sağlar ve gemidekilere sözünü dinletmeye başlar. Kendisini gemisi batmış bir kaptan olarak tanıtır. Zaten çok iyi olan denizcilik bilgileri gemidekilerin ona inanmalarının sebep olmaktadır. Dantes, gemidekilere hazineden ve Monte Kristo adasından söz eder. Definenin olduğuna inandırdığı gemicileri adaya götürmeye ikna eder.
Adaya geldiklerinde defineyi bulamazlar gemidekiler ona çok öfkelenmişlerdir. Dantes ayağı kırılmış gibi yaparak adada kalır gemiciler onu bırakarak giderler. Dantes, yaptığı araştırmalardan sonra hazinenin yerini bulur ve onu alır. Dantes artık bu hazine sayesinde, istediği her yere gidebilecek, her şeyi yapabilecektir. En önemlisi de onu bu duruma düşürenlerden öcünü alabilecektir. Dantes hazineyi elde edince, Monte Kristo kontu olur.
Dantes ilk olarak babasının evine gider ama babası Louis Dantes, oğlu duruşmaya götürüldükten sonra uzun süre haber alamayınca kendini asarak intihar etmiştir.
Nişanlısı Mersedes ise ortada yoktur. Burada kendisini Lord Vilmor olarak tanıtır. Mercedes’in akıbetini soruşturan Dantes, Mercedes’in en yakın dostu olan Kuzeni Fernand de Morcef ile evlendiğini öğrenmiştir. Fernand de Morcef, Dantes hapse düştükten sonra evvelden beri sevdiği bir kadın olan Mercedes’i evlenmeye ikna etmiştir. Uzun süre Edmond'dan haber bekleyen ve umudunu kesen Mersedes, artık zengin bir adam olan Fernand'la evlenmiş Fernand’dan Albert de Morcef adlı bir oğlu olmuştur. Dantes, Monte Kristo Kontu kimliği ile Mercedes ile tanışır. Mercedes onu görünce tanır, fakat Dantes Mercedes’e kimliğini açıklamaz, Monte Kristo kontu olduğunu söyler.
Tepedelenli Ali Paşa'ya hizmet veren Fernand, Ali Paşa'ya ihanet ederek Tepedelenli Ali Paşanın yakalanmasını sağlamış ve bu ihanetinden dolayı da yüksek bir rüşvet alarak zengin olmuştur.
Daha sonra eski düşmanları Danglar, Fernand ve onu suçsuz olduğunu bile bile hapse attıran Kraliyet savcı muavini Wilfor'u bulup kazandığı hazine sayesinde onlardan öcünü almak için uğraşmaya başlar. Dantes, kuzeni Fernand ve Mersedes'ten intikam almak için önce Fernand’ın üzerine yürür.
Fernand ve Mercesdes’in oğulları olan Albert de Morcef’i, kendisine bağlı bir haydut olan Luigi Vampa'ya kaçırttırır. Sonra da bu haydutların elinden o çocuğu kurtararak Fernand ve Mercedes’in güvenini kazanır.
Tepedelenli Ali Paşa'nın kızı olan Haydee’yi Fernand de Morcef esir tüccarına satmış, kont ise onu bulup himayesine almıştır. Kont onu cariyesi olarak tanıtmaktadır. Haydee zamanla konta âşık olur ve Fernand’ın babasına yaptığı ihaneti Konta anlatır.
Savcı Villefort ile Hermine Danglars'ın oğlu olan Benedetto, evden kaçmış ve çeşitli suçlara bulaşmıştır. Kont Savcıyı güç duruma düşürmek için oğlu Benedetto’yu buldurup Paris'e Andre Kavalkanti adıyla getirtir. Kont, Savcı Vilefort’u tuzaklara düşürmüş, tüm kirli ilişkilerini birer birer açığa çıkarmıştır.
Kont, Fernand’ın Tepedelenli Ali Paşa’ya ihanet ederek servet edindiğini ve Fernand’ın savaş suçu işlediğini ortaya çıkartmaya başlar. Kendini soylu bir aileden gelmiş gibi göstermek için Morcefsoy adını alan Fernand vatana ihanet suçlaması ile karşı karşıya kalır. Tepedelenli Ali Paşa'nın kızı Haydee'nin tanıklığıyla suçlu bulunarak vatana ihanet suçlamasıyla idamına karar alınmıştır.
Kont iflas etmiş olan eski patronu Mösyö Morel’i iflastan kurtarır. Hapse girince ona yardımcı olmak için uğraşan eski patronuna yardım etmiş ama Morrel kendisini kurtaran kişinin kim olduğunu bir türlü öğrenemeyecektir.
Savcı Vilefort, Danglar, Mercedes ve Fernand teker teker cezalarını çekmişlerdir. Kont teker teker bütün düşmanlarından intikamını aldıktan sonra bir mektup bırakarak bir gemiye binip ortalıktan kaybolmuştur.
Dünyanın Ucundaki Fener (Jules Verne) Kitabının Özeti, Konusu, Tahlili
Kitabın Adı : Dünyanın Ucundaki Fener
Kitabın Yazarı : Jules Verne
Kitap Hakkında Bilgi :
Dünyanın Ucundaki Fener, Jules Verne'in (1828-1905) ölümünden sonra yayınlanan İngilizce adı “The Light at the Edge of the World“ olan bir macera romanıdır.
Dünyanın Ucundaki Fener adlı romanı macera türünde olmakla beraber bilimkurgu bir eser niteliği taşımaz. Jules Verne’nin ölümüne yakın günlerinde bitirdiği bu romanı, okuru bilgilendirmek amacını da ikinci plana atmış, bilim konulu da olamamış ama macera, heyecan ve gizemli tarafı canlı kalmış bir romanı olmaktadır.
Arjantin hükümeti, gemi kazalarını önlemek için bir fener inşa eder. Bu koyda azgın dalgalar ve korkunç kayalıklar yüzünden çok sık kaza olmaktadır. Hükümete ait bir savaş gemisi üç bekçiyi fenere görevli olarak getirmiştir. Bu koyda bulunan adacıkların ve kayaların kimsesiz olduğu sanılmaktadır.
Bir korsan gemisi kayalara çarpıp parçalanır. Kurtulmak için gördükleri tek şey bu fenerin ışığıdır. Bekçilerin sessiz geçen günleri adaya saklanan haydutların saldırısıyla kâbus dolu bir serüvene dönüşür.
Kitabın Özeti :
Azgın dalgalar ve korkunç kayalıkların yol açtığı gemi kazalarını önlemek için Arjantin hükümeti, Horn Burnu bölgesindeki Devletler Adası'nın Elgor Koyu'na bir fener inşa eder.
Bir Arjantin savaş gemisi bu kayalıklara ve adaya üç bekçi bırakıp gider. Bu üç bekçinin adı Vasquez, Felipe ve Moriz’dir. Hükümet bu adada hiç kimsenin olmadığını sanmaktadır. Ancak bu buruna çok yakın olan bir adada kaza yapmış korsanlar da bulunmaktadır.
Bu korsanların adı ise Kongre Çetesi’dir. Bu korsanların başındaki kişinin adı Kongre, yardımcısının adı ise Carcante’ dir. Kongre ve Carcante’ den başka bir düzine korsan daha bu adada yaşamaktadır. Bu çete Devletler Adasında bir mağara bulmuşlar ve bu mağarada yaşamaktadırlar. Kongre Çetesi bu mağaradan ülkelerine dönmek için fırsat aramaktadırlar. Gemileri ve sandalları kayalıklarda parçalanmıştır. Bu yüzden bu adaya sığınmak zorunda kalmışlar ve kaçmak için çıkacak fırsatı kollamaktadırlar. Adada kalmaya mahkûm olan bu korsanlar ele geçirmek için bir gemi gelmesini beklemektedirler.
Sonunda bir gün bir yelkenli gemi adanın kıyısına gelmiş ve kuma yapışıp kalmıştır. Bu yelkenliyi ele geçiren korsan çetesi yelkenliyi kumdan çıkarmak için birkaç gün gayret ederler ve en sonunda yelkenliyi kumdan çıkarırlar. Bu yelkenli Masue adındaki bir Şili yelkenli gemisidir.
Yelkenliyi kumdan çıkarmayı başaran korsanlar yelkenliye binerek yola koyulurlar. Fakat karşılarına Vasquez, Felipe ve Moriz’in bulunduğu Horn Burnundaki bu fener çıkar. Felipe ve Moriz aşağıda beklerken karaya çıkan haydutlar Moriz’in başını bir balta ile parçalarlar ve Felipe’yi de kurşunlarla öldürürler.
Bunun üzerine Vasquez silahını ve erzaklarını alıp kaçar. Bu sırada Horn Burnu’na giren bir gemi görülür. Haydutlar bu gemiye de saldır ve gemiyi batırırlar. Haydutların batırdığı bu gemiden John Davis adındaki kaptanları kurtulur. Kongre Çetesi haydutları da yelkenliye binip başka yöne giderler. Haydutların batırdığı geminin kaptanı kaçmaktan bitkin düşmüş olan Vasquez’i bulmuştur. Susuz kalmış olan Vasquez susuzluktan ölmek üzeredir. Bu sırada Vasquez çok bitkindir ve “Su su” diye bitkin bir şekilde bağırmaktadır.
Adada yalnız kalan Vasquez ve John Davis, kurtulmak için bir bekleyiş içindedir. Haydutlar da kayalıklarda beklemektedirler. Fener yanmadığı için kayalara çarparak batacak gemileri kollamaktadırlar.
Nihayet Santa–fe adlı gemi Vasquez ve John Davis'i almak için adaya yaklaşmaktadır. Haydutların da tuzak kurup bu gemiyi beklediklerini bilmektedirler.
Vasquez ve John Davis, acele ile fenere koşarlar, kapıyı kapatıp feneri yakarlar. Onları gören haydutlar Vasquez ve John Davis’in feneri yakmalarını önleyememişlerdir. Gemi yaklaşır, Vasquez ve John Davis, kendilerini almaya gelen Santa–fe’ye binip kurtulurlar.
Ölüm Diyeti (Robin Cook) Kitabının Özeti, Konusu, Tahlili ve Kişileri
Kitabın Adı : Ölüm Diyeti
Kitabın Yazarı : Robin Cook
Kitap Hakkında Bilgi :
Robin Cook; daha çok gerçek üstü bir anlayışla, tıp alanında aldığı eğitimi kullanarak, tıp konusundaki fantastik, fütürist konularda bilimkurgu kitapları yazan dünya çapında ünlü bir romancıdır.
Robin Cook, tıp bilgilerine dayanarak toplumdaki bastırılmış endişeleri ve korkuları şaşırtıcı bir şekilde romanlarına aktarmaktadır. Dünyanın geleceği hakkında insanları korku ve endişeye sevk eden romanları hayli okur bulmuştur.
Colombia Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olan yazar, Harvard üniversitesinde de master yapmıştır. Romancılığa heves ettikten sonra doktorluktan ziyade romanları ile tanınmıştır. Daha ziyade tıbbı bilgileri ile alakalı gerçek üstü bilimkurgu romanlar yazan yazarın çok sayıda romanı bulunmaktadır.
Ölüm Diyeti kitabında; Bir hastahanede ardı ardına gele ölümler ortaya çıkmaktadır. Kitapta sağlık hizmetlerinin geri plana atılıp, para kazanmanın ön plana çıkmasının doğurduğu sonuçlar anlatılmaktadır.
Kitabın Özeti :
Doktor Hodges Barlett Kent Hastanesi (BKH)’ni kurduktan sonra, işletmesini üstlenerek hastaneyi büyük ve tanınan bir kurum haline getirir. Ekonomik sıkıntıların patlak vermesiyle birlikte Barlett ilçesinde bulunan iki özel hastane maddi ihtiyaçları karşılamaktaki güçlüklerden dolayı kapanır. Dr. Hodges de bu ekonomik durumdan etkilenen hastanesini kurtarmak amacıyla ekonomiden anlayan Traynor’ı yönetim kurulu başkanlığına getirerek kendini emekliye ayırır. Traynor hastaneyi ayakta tutabilmek için bölgenin en önemli sağlık merkezlerinden biri olan Comprehensive Medical Vermont (CMV) ile sağlık antlaşması yapar.
CMV antlaşma gereği BKH’ye hem hasta hem de doktor yollayarak, karşılığında para ödemeyi taahhüt eder. CMV’nin asıl amacı BKH’ye parası ve sosyal güvencesi olmayan hastalarını göndererek, BKH’yi ekonomik açıdan zor duruma düşürmek ve hastanenin bu güç durumundan yararlanarak yönetimi ele geçirmektir.
BKH’de bir süre sonra hasta ölümlerinde artış görülmeye başlanır. Bu ölümlerin tümü eskiden ciddi bir hastalık geçirmiş ve bu hastalıkla mücadeleyi kazanmış fakat BKH’ye küçük vakalar için başvurup, tedavi olduktan sonra, hastanede ölenlerden oluşur. Bu olayların hastane üzerindeki etkisi de olumsuz yönde olmaktadır. Otoparkta hemşirelere cinsel taciz yapılıp diğer personelin de malına zarar verilmektedir.
Bu esnada hastanenin kurucusu olan emekli yönetim kurulu başkanı Dr. Hodges olayları inceler. Otoparktaki hemşire saldırılarını gerçekleştiren kişinin yine hastaneden birinin olduğu kanısına vardığını ve ölüm olaylarındaki artışların şüpheli olduğunu aktarır. Aynı günün akşamı öldürülür.
Dr. David, karısı Dr. Angela ve kızları Niki CMV’ye iş başvurusunda bulunarak kabul edilir. BKH’ye antlaşma gereği transfer olurlar. Bir süre sonra onlar da kendilerini olayların içinde bulurlar. Şüpheli ölüm olaylarını araştırmaya başlarlar. Ölen Dr. Hodges‘in evini satın alan çift, onu evinin bodrumunda örülmüş duvarın arkasında ölü olarak bulur.
Dr Hodges ile başlayan şüpheli ölümleri araştıran doktorlarda da ölüm vakaları yaşanmaya başlar. Dr. Rendall Portland bu doktorlardan biridir ve tabancasıyla intihar etmiş halde bulunur.
Dr. Angela olayların üzerine bir dedektif tutarak gitmeye devam eder. Dedektif ve Dr. Angela, Dr. Hodges’in yakınlarıyla konuşarak olayları incelemeye başlar. Bunun üzerine bilinmeyen bir kişi tarafından uyarılar almaya başlar. Bu uyarıdan kısa bir süre sonra Dr. Angela’da hemşirelere olduğu gibi saldırılıp öldürülmek istenir. Fakat kurtulmayı başarır. Bu olaylardan Dr. David huzursuzdur. Aile içindeki bu huzursuzluk kızları Niki’nin hastalanmasıyla doruğa ulaşır. Niki ile aynı hastalığa yakalanan arkadaşı bu hastalıktan ölür.
Bu arada CMV yönetimi de Dr. David’i hastalarıyla çok ilgilendiği ve masraflarının çok olmasından dolayı suçlar. Dr. David ise araştırmalarının sonucunu almaya başlar. Yönetim kurulu üyesi Werner Van Slyke ile tanışan Dr. David bu şahıstan şüphelenir ve araştırmalarını onun üzerinde yoğunlaştırır. Werner Van Slyke aslında eski çok iyi bir asker ve nükleer konuda bir uzman, aynı zamanda psikolojik sorunları olan birisidir.
Bu araştırmadan rahatsız olan Werner Van Slyke, Dr. David‘in evde bulunmadığı bir esnada evine giderek olay çıkartır. Dr. David ise araştırmalarını derinleştirmiştir. Dr. David, Werner Van Slyke’ın ölüm olaylarındaki rolünü fark etmiştir.
Dr. David, hastane kayıtlarında satıldığı gösterilen röntgen aletinin kobalt ünitesinin, küçük vakalarla hastaneye yatan hastaların yataklarının altına konularak, yüksek dozda radyasyon almaları ve ölmelerinin nedeni olduğunu kanıtlar.
Olayların asıl kaynağının toplantı yapmakta olan yönetim kurulu başkanının oyunu olduğunu, asıl amacının kötü gidişatı körükleyerek, hastanenin CMV’ye devrini gerçekleştirmek olduğunu anlar. Yönetim kuruluyla yüzleşmek için hastaneye gittiğinde psikolojik sorunları olan Werner’in kobaltı masanın ortasına koyduğu ve yüksek dozdan bütün yönetim kurulunun etkilendiğini fark eder. Yönetim kurulu üyeleri bir süre sonra ölürken Dr. David ve Angela kızları Niki ile başka bir şehirde mutlu bir hayata başlarlar.
Kitabın Şahısları, Kişileri :
Dr. Hodges : Barlett Kent Hastahane’sinin (BKH) kurucusudur.
Dr. David : BKH’ye iş başvurusunda bulunmuş, kabul edildikten sonra çalışmaya başlamıştır. Daha sonradan Dr. Hodges’in evini satın alır.
Dr. Angela : Dr. David’in eşidir. Aynı şekilde BKH’ye transfer olmuştur.
Nikki : Dr. David ve Dr. Angela’nın kızlarıdır.
Werner Van Slyke : Aslında eski çok iyi bir askerdir. Nükleer konuda bir uzman, aynı zamanda psikolojik sorunları olan birisidir.
2 Ağustos 2019 Cuma
Koçyiğit Köroğlu (Ahmet Kutsi Tecer) Kitap Sınavı Yazılı Test Soruları ve Cevap Anahtarı
1- Obabaşı niçin Köroğlu’nu suçlar?
A- Onları yalnız bıraktığı için
B- Bolu Beyi’nin kervanlarına saldırdığı için
C- Savaşmadığı için
D- Arslan’ı yanına almadığı için
2- Köroğlu’nu, Deliboranoğlu Batur diye kim çağırır?
A- Obabaşı
B- Ayvaz
C- Kaman
D- Arslan
3- Benli Nigar kiminle evlenecektir?
A- Ayvaz
B- Deli Kaman
C- Dizdar
D- Doğan Bey
4- Perizat Niçin kendini kuleden aşağıya atmıştır?
A- Çocukları öldüğü için
B- Bolu Beyi kocasını öldürdüğü için
C- Ayvaz yakalandığı için
D- Köroğlu kendisini istemediği için
5- Bolu Beyi niçin Ayvazı öldürmez?
A- Köroğlu’ndan korktuğu için
B- Ayvaz’ı sevdiği için
C- Onun karşılığında para, mal almak için
D- Kızıyla evlendirmek için
6- Köroğlu niçin Bolu Beyi’nin kapısına dayanmıştır?
A- Benli Nigar’ı almak için
B- Bolu Beyi’ni öldürmek için
C- Beyleri tutsak etmek için
D- Ayvazı kurtarmak için
7- Bolu Beyi Ayvazı salmak için karşılığında ne ister?
A- Köroğlu’nu
B- Yarımese’yi
C- Kır At’ı
D- Demircioğlu’nu
8- Bolu Beyi Oğuzları dağıtmak için kimlerden yardım ister?
A- Kardeşlerinden
B- Drahşan Beylerinden
C- Dizdar’dan
D- Arslan’dan
9- Köroğlu’ndan Kır At’ı istemeye kim gönüllü olmuştur?
Arslan
Doğan Bey
Ayvaz
Benli Nigar
10- Köroğlu yerine kimi bırakarak gitmiştir?
A- Demircioğlu
B- Arslan
C- Sarhoş Büke
D- Ayvaz
Cevap Anahtarı :
1-B 2-C 3-D 4-B 5-C
6-D 7-C 8-B 9-A 10-D
Peri Kızıyla Çoban Hikayesi (Orhan Seyfi Orhon) Kitap Sınavı Yazılı Test Soruları ve Cevap Anahtarı
1- Eğri Kılıç, Rumeli Hisarları, Atatürk’ün Ölümü, Harp İçinde Bahar şiirleri kitabın hangi şiir bölümündedir?
A) Ağıtlar
B) Memleket Şiirleri
C) Münacatlar
D) Türküler-Maniler
2- Peri Kızı nerede yaşarmış?
A) Dağlarda
B) Köyde
C) Sarayda
D) Şehirde
3- Peri Kızı hangi hükümdar zamanında yaşamıştır?
A) Atilla
B) Mete Han
C) Oğuz Han
D) Timur
4- Peri Kızı kime âşıktır?
A) Padişah’ın oğluna
B) Çobana
C) Ağanın oğluna
D) Değirmenciye
5- Peri Kızı sevdiği erkeği bulmak için ne yapıyor?
A) Sihirli bir sınava çeker
B) Ülke ülke gezer
C) Dua eder
D) Sabahtan akşama kadar gezer
6- Peri Kızı ile Çoban Hikâyesi’nin yazarı kimdir?
A) Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
B) Cahit Sıtkı TARANCI
C) Sait Faik ABASIYANIK
D) Orhan Seyfi ORHON
7- Peri Kızı’nın sevdiği erkekle tekrar evlenmesi için kim ikna eder?
A) Anne-Babası
B) Hakan
C) Arkadaşı
D) Saray muhafızı
8- Hepsi seçmişler en güzel ölümü!
Haşredek nur içinde yatsınlar!
İhtiyarlıkta, pir olup bazı,
Bazı pek taze yaşta ölümler.
Ama, mutlak savaşta ölmüşler.’’
Yukarıdaki şiir kimler için yazılmıştır?
A) Akrabalarımıza
B) Şehitlerimize
C) Hastalıktan ölenlere
D) Çocuk yaşta ölenlere
9- Gidiyor, rast gelemez bir daha tarih eşine,
Gidiyor, on yedi milyon kişi takmış peşine!
Gidiyor, sonsuz olan kudreti sığmaz akla,
Gidiyor, göğsünü çepeçevre saran bayrakla!
Yukarıdaki dörtlükte ‘’gidiyor’’ diye bahsedilen şey nedir?
A) Ölüm
B) Geçmiş zaman
C) Atatürk’ün ölümü
D) İnsanlık tarihi
10- Sen kendine rehber ol da,
Nifak bitsin sağda, solda.
Birleşsinler aynı yolda:
İsa, Musa, Muhammed de!
Yukarıdaki dörtlüğün teması nedir?
A) Sevgi
B) Ölüm
C) Yaşam
D) Münacaat
Cevap Anahtarı :
1-B 2-A 3-C 4-B 5-A
6-D 7-B 8-B 9-C 10-D
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Cervantes, Kılıç Ali Paşa ve Mimar Sinan Aynı Camide Nasıl Buluşur?
Cervantes, Kılıç Ali Paşa ve Mimar Sinan Aynı Camide Nasıl Buluşur? 1500'lü yıllarda İtalyan bir aile henüz 11 yaşındaki oğullarını papa...
-
Kitabın Adı : Yazıyı Bulan Çocuk Kitabın Yazarı: Sinan Yaşar Kitap Hakkında Bilgi: "Ben Beyaz Bulut! Hiç alçak gönüllülük etmeyeceğim; ...
-
Kitabın Adı: Zerdali - Dedemle Bir Yıl Kitabın Yazarı: Yaşar Bayraktar Zerdali - Dedemle Bir Yıl Kitap Sınavı Soruları 1-) Yazarın dedes...






